Benim Hayal Defterim

this is to be my symphony

“To live content with small means, to seek elegance rather than luxury, and refinement rather than fashion, to be worthy, not respectable, and wealthy, not rich, to study hard, think quietly, talk gently, act frankly, to listen to stars and birds, to babes and sages, with open heart, to bear all cheerfully, do all bravely, await occasions, hurry never, in a word to let the spiritual, unbidden and unconscious, grow up through the common, this is to be my symphony.”

  —  William Ellery Channing

BUNGEE JUMPİNG

  Kış geldi, yine elimi eteğimi çektim hayattan.  Bu yıl ilkokul 4. sınıfı okuyorum. Arada bir lise 2’ye de gittiğim de oluyor. Önümüzdeki Pazartesi lise 2. sınıf ingilizce sınavım var :))  Kitapçılar yine mabedim: okuyamaya fırsat bulamadığım ama durmadan aldığım romanlar, yardımcı ders kitapları…..  Rüyalarım bile benim değil; kâh kafa tutuyorum 4. sınıf ingilizce öğretmenine niye 99 ‘u 100 yapıvermedin diye, kâh yeni flörtüne takılıp beni yalnız bırakan arkadaşıma söyleniyorum: ” “yalnızlık uğruna her şeyi terkettiğin bir aşkın sonu” Lise bölümünün boş koridorlarında geziniyorum tek başıma. Bu benim olmayan rüyaların tek güzel tarafı fonda hep bir müzik olması. Gençliğin rüyası bile müzikal gibi :)) İşin garibi şarkılarım bile benim değil. Son günlerde dilimden düşmeyen,  rüyalarımın şarkısı “lucky” Defne’den aşırma.  Utanmasam bir Jason Mraz posteri asacak yer arıyacağım odamın duvarlarında.

   Bir küçüğüm bir büyüğüm, bir yerdeyim, bir gökteyim, bir aşığım, bir yastayım,bir ergenim, bir yeni yetmeyim….

   Hayat iki farklı dünyanın peşine taktı beni, koşturuyor. Bazen “sağlıklı hayattan bıktım” deyip, bir çikolata şeker için ağlayan oğlumu haklı bulup, bir markette alıyorum soluğu, bazen kuralları delmeye bayılan genç kızımı mazur göstermek için okula koşuyorum. İsyanlar, çılgınlıklar, aşklar, masallar, satırlar arasında geçiyor ömrüm.   Kaç kişilik bir hayat yaşıyorum? Ben bu hayatın ne kadarında varım? Şu anneliğin bir yeterlilik sınavı var mı?  Daha çok mu çalışmam lazım yoksa bu kadarı yeter mi?   Hiç bitmeyen bir Bungee Jumping  atlayışı gibi hayatım;  önce müthiş keyifli bir süzülüş sonra  ipin bittiği yerde hızlı ve ani bir silkeleniş.

   “Yoruldum artık”  diye isyan ettiğim anlarda, sanki gizli bir el susturuyor beni. Birisi kulağıma fısıldıyor “bu gün şikayet ettiğin ne varsa bir gün özleyeceksin”

NİCE YILLARA OĞLUM

–    Anne senin bir hayalin var mı?

–     Evet var senin büyüdüğünü görmek.

–     Ama anneeee bu bir hayal değil ki başka bir hayalin olsun.

–      Peki senin bir hayalin varmı?

–      Evet var. Bahçeli bir evimiz olsun, bulutlarımız olsun, pırıl pırıl bir güneşimiz olsun, gelince evimizi toplayalım her taraf pırıl pırıl olsun.

  4 yıl önce Eren’in hayali bahçeli bir evdi.  Kreş yıllarında, bir gemiye kaptan olmak en büyük hayaliydi.  Son bir  yıldır birbirimize hayallerimizi anlatmaz olduk; oysa biz birbirimize hayallerimizi anlatmaya bayılırdık.

  Senin doğum gününde kendime, seni dünyaya getirdiğim günün şerefine bir anı hediye edeceğim. Bir yıl  aradan sonra, uzun bir zaman ayırıp bana hayallerini anlatmanı isteyeceğim. Sabahları tam yola koyulacakken arabamı durdurup, camımı açtırıp ıslak öpücüklerini yanağıma kondurduğun anları, beni severken  kurduğun, vanilyalı, tarçınlı cümleleri: “kaymaklı lokumum, elmalı kurabiyem, tarçınlı çöreğim, limonlu suflem, muzlu kekim” nasıl bir deftere yazıp saklıyorsam, 9 yılın sonunda seninle büyüyen hayallerini de önce dinleyip, sonra yazacağım defterime. Eminim senin hayallerin çok değişti oğlum. Benimkiler halâ aynı:  Senin büyüdüğünü görmek hayallerin en güzeli. Hem biliyormusun benim hayallerim benim dileklerim aynı zamanda. Upuzun bir gençliği, liğme liğme parçalara ayırıp, bahçemdeki kuru ağacın dallarına bağladığım paçavralar yaptım. Her birini bağlarken bir dilek tuttum. Üniversiteden mezun olduğunu görmek için bir tanesini, aşık olduğunu görmek için bir diğerini, mutlu bir yuvanın babası olduğunu görmek için se  bir başkasını bağladım dallarına ağacın. 

  Yıllar önce annemin dediği gibi “hayaller hiç bitmez, hayal kurmaktan vazgeçtiğinde ömür biter”

Yeni yaşında en büyük dileğim hayallerin hiç bitmesin oğlum.

Hayallerimin en ela gözlüsü, en kumralı, en güzeli oğlum iyiki doğmuşsun….

Nice yıllara

YAZIN PEŞİNE TAKILIP GİTTİ: BİR KIŞ, BİR İLKBAHAR…..

   Hayatımda ilk kez sonbahar gelmesin istedim bu yıl. Yılların çok hızlı geçtiğine üzülüp, ağırdan almaya karar verdim koca yazı. “Artık kış gelsin diye dua etmeyeceğim” dedim kendi kendime. Oysa  Sonbahar ağaç dallarında sallanmaya başladımı, sabah serinliği yüzüme vurdumu, hele gökyüzü gri mavi oldumu nasıl da sevinirdim.

   Bu sene sonbahar gelsin istemedim. Teyzemin, sessiz sedasız yazın peşine takılıp, bu dünyayı terk edeceğini önceden bilmiş gibi istemedim yazın bitmesini. Yazın son günlerinden birinde, 89 yılın yazını,kışını, baharını,sonbaharını alıp gitti teyzem. Dün bir rüya gördüm, anneannem ve dedem teyzeme hoş geldine gitmek için bir gün geçmesini beklemişler. İlk gün şaşkındır, yorgundur, üzgündür diye.  Sabah uyanınca hatırladım rüyamı “ hiç beklemeyin hemen gidin özlemiştir sizi en çok da çocuklarını, yalnız bırakmayın teyzemi” dedim.

   Seni çok özleyeceğim teyzem. Çocuklarımı bile şaşkına çeviren onbinlerce öpücüklerini, inci ojeli zarif ellerini, her şeyini çok özleyeceğim. “Seni çok seviyorum” diyen sesini hiç unutmamacasına özleyeceğim. Bostancı Tren istasyonunda beni karşıladığın o yazı,  anneannemin evinde, hayatının belkide en üzgün kışında elele oturup TV izlediğimiz akşamları, onlarca misafire hazırladığın güzel sofraları, Adalara bakan o evdeki seni, sana yazdığım mektupların üzerine adres yazarken  hep karıştırdığım, Çatal Çeşme Durağı,Taşlı Çeşme Sokak adresinde yaşayan teyzemi hiç unutmayacağım. Dün liseyi bitirdiğim yıl bana Amerika’dan getirdiğin Lalique kolyemi çıkardım sakladığım kutudan. Sildim, parlattım. Onu ilk taktığımda mutlu olduğum kadar mutlu oldum avucumda tutarken. Seçtiğin her şey de tıpkı senin gibi zarif olurdu teyzem.

   Seni son gördüğümde, artık hayatın yüzüne bile bakmak istemediğini fark edip üzülmüştüm. Dün bir haber aldım. Kızımın okulunda okuyan 17 yaşında gencecik bir delikanlı hayata veda etti. Daha doğru dürüst aşık olmadan, baba olamadan, 20’li yaşlarını bile göremeden, heycanları, umutları, aşkları avuçlarının içinde, hayatının kısacık hikayesi sona erdi. işte o zaman senin için üzülmekten vazgeçtim, o genç delikanlının annesini düşünüp, senin onun yaşadığı acıyı iki kere yaşadığını hatırlayıp, acıların dindi diye sevindim teyzem. Kendi adıma üzüntüm sürsede…

Bütün özlediklerine kavuşmuş olmanı  yürekten diliyorum teyzecim.   Yorgun bedenin, bıkkın yüreğin için sonsuz bir huzur diliyorum …

 Seni çok seviyorum.

 

 

Yaşasın Bayram!

   Yaşasın bayram!  Yeni kıyafetler, bol çikolata şeker, bayram harçlığı, mis kokulu odalar, harika sofralar, dantelli mendiller,  anneannemin nefis yemekleri,  üstüne dedemin kaymaklı ekmek kadayıfı, kalabalık sofralar, içimi sevinçle dolduran sevgi sözcükleri…..    Çocukluğumun bayramları.

    Arife günü temizlenmiş mis kokulu evimizde,  akşam her kes sırayla banyo yapar, beyaz çarşaflı yataklarımızda dualar ederek, içimizde bin heyecan uykuya dalardık.  Çorabından pabuçlarına kadar hazırlanmış yepyeni bayram giysileri, başucumuzda bizimle birlikte sabah olmasını sabırsızlıkla beklerdi. Bütün bir hafta bulmak için türlü denemeler yapıp, bir türlü gizli yerini bulmayı başaramadığımız torbadaki bayram çikolataları nihayet şekerliğe konmuş olurdu  sabah uyandığımızda. Annemin mutfağına sinmiş olurdu 3-4 gün süren bayram hazırlığının vanilyalı kokusu; kurabiyeler, pastalar, bazen gül kokan lokumlar, ev yapımı kestane şekerleri, çikolatalar…  Bayram sabahı özenle hazırlanmış bir sofrada, törensel bir karşılama yapardık bayrama. Sonra hediye mendiller, bayram harçlığı, dantelli çoraplar, halıda kayan rugan ayakkabılarım …..

    Evcilik oynuyormuşuz hissine kapıldığımız bayram ziyaretleri; bir saat önce onlar sizde, iki saat sonra siz onlarda. Uslu uslu bir köşede oturan çocuklar, çikolata ikram edildiğinde gözler annede şekerliğe uzatılan ürkek eller,   kulağımızda çınlayan anne tembihi “ sakın hiçbir şeyden birden fazla almayın çok sevdiğiniz bir şey olursa ben evde yaparım” Doğrusu hiçbir şeyin ikincisini istemedim, hiç kimse annem gibi yapamaz gibi gelirdi bana. Hiç tahamülü yoktu annemin arsızlığa, babamın yalana. Sofrada kalan son lokmaya kimse elini uzatmazdı, o hep nezaket lokması olarak çöpü boylardı. Bayram harçlıklarımız, bizim çocuklarımıza verdiğimiz kadar çok olmazdı asla. Olsa olsa şeker, çikolata, mantar alırdı ya da yaklaşmakta olan özel bir gün için,  hepimizde başka başka türleri olan kumbaralarımıza girerdi.

     Geçenlerde babamla o günleri andık,  koca apartmanda kimse kimseyle bırakın kavgayı, dargınlık yaşamadan yaşar giderdik.  “Kaybettik değerlerimizi” dedik.  Kimseye rahatsızlık vermemek,  hoşgörülü olmak, sevmek ve saymak  üzerine kurduğumuz değerlerimizi kaybettik. Çocukluğum bayramlarından sadece dört güzel şey kaldı bana; annem, babam  ve iki kardeşim.  Annem ve babam deniz manzaralı balkonlarında bayram yemeklerini yerken, boş sandalyelere eski bayramlardan kalan çocuk sesleri bol, kalabalık anıları oturtup, eski  sofraların özlemiyle hüzünlenecekler,  ya da içlerinde bir ümit, birimiz süpriz yaparmıyız diye balkonda oturup yola bakacaklar. Kardeşim başka  bir ülkede bayram sofrasında oturken,  çocukluğumuzun bayram sofralarını anacak.  En şanslıları benim.  Çocukluğumun bayramlarından kalan şu dört  güzel şeyden birine,  ağbime güzel bir bayram sofrası hazırlayacağım bu bayram.

İyi bayramlar hepimize….

Senin Doğum Günün Bu Gün

Yaşasaydın, bu gün mutlaka beraber kutlardık doğum gününü.

Bazen hayal ediyorum, nasıl olurdu 40’lı yaşların? Güzel gözlerinin kenarındaki çizgiler etkilemezdi duru güzelliğini, kumral saçlarında mutlaka beyazlar olurdu ya da beyaz tenine kızıl saç çok yakışırdı. Güzel ellerin hâlâ ipek gibi olurmuydu? Zaman sessiz sakinliğini değiştirirmiydi acaba? Hiç yükseltmediğin sesin bağırmayı öğrenirmiydi kızdıklarına, yoksa eskisi gibi içindemi biriktirirdin acıları hüzünleri? Yaşasaydın, bu 15 yılda değişirmiydin birazcıkta olsa, yaşadıkların güçlendirirmiydi seni? Şimdi olsaydı yinede o kadar üzülürmüydün, kırabilirmiydi kalbini  onca acımasızlık, haksızlık? Bu soruların cevabını hiç alamayacak olduğumu biliyorum sadece merak ediyorum.

Biliyormusun bazen çok özlüyorum seni, uzun uzun düşünmek, tekrar hatırlamak istiyorum. Her doğum gününde gözlerimi kapatıp, kıvrılıp bir köşeye canladırıyorum o günleri. Çocukluk günlerimiz ne kadar güldürüyorsa beni, yetişkin bir kadın olduğun yılların görüntüleri o kadar ağlatıyor.  Ben daha çok  okul dönüşü birbirimize koşup anlattığımız ilk aşkları, denediğimiz ilk tarifleri, gelinlik provalarını, aseton kokulu sohpetlerimizi hayal ediyorum.

Şimdi hayatta olsaydın,  kesin şu an Dukan Diyeti yapıyor olurdun,  yeni aldığım kotu dener sana dar gelirse bana kızardın, sohpet konularımız farklı olurdu belki ama eminim yanında kendimi en rahat ,en mutlu hisettiğim insanlardan biri olurdun yine.  Defne’ye benim çocukluğumu anlatırdın.  Bak bir şeyden adım gibi eminim Defne seni çok severdi.

Ben her şeyden çok severdim seni, sen gözlerimden anlardın mutluluğumu, hüznümü, sevincimi. Canımı acıtacak tek bir cümle dökülmezdi dudaklarından, severdin sen de beni eskisinden daha çok.

Bu gün eve giderken bir pasta alacağım, akşam üzerine bir mum dikip tek başıma üfleyeceğim.  Sen bir dilek tut.

anneler günü

   Annem, onun için hazırladığım anneler günü mektuplarını, kartlarını hâlâ saklıyor. Asimetrik bir vazoda pastel boyayla boyanmış çiçekler, yamuk yumuk harflerle yazılmış sevgi sözcükleri….. Sevginin en saf, en temiz hali. Dünyaları alabilmeyi isterdim anneme, günler öncesinden düşerdim derdine; illâ kendim seçeceğim, günlerce yolumun üzerindeki bir kaç vitrinin camına burnumu dayayıp hayal kuracağım, iyice düşünüp biriktirdiğim paramla en güzel, en değerli hediyeyi alacağım anneme. Baba bankamız her zaman geri ödemesiz, koşulsuz kredi vermeye hazır olsa da hiç değilse küçük bir hediyeyi kendi harçlıklarımla almak mutlu ederdi beni.

    Bizler şanslı çocuklardık. Evin kapısını bir anahtarla açarak girmedim eve hiç, her okul dönüşünde annem açtı kapıyı. Her kapı açıldığında mis gibi kokular karşıladı beni. Beyaz örtülü sofralarında büyüdüm annemin. Misafirler gittikten sonra yeni yıkadığı kadehlerin kenarına parmaklarımızı gezdirerek yaptığımız müziğin tınısında geçti çocukluğum; hâlâ bir kadehin kenarından o ses nasıl çıkar şaşarım, bayılırım o sese.

“Başarısızlık ve felaketlere karşın, hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok, iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır.”

Hayatta kimseye ders vermeye  ya da kimseyi terbiye etmeye kalkıştığını görmediğim, benim dünyamın Dale Carnegie’i annem, kendisiyle, hayatla, dünyayla barışık annem, mutlu olmanın yolunun bir başkasını mutlu etmekten geçtiğine yürekten inanan annem, hiç kalp kırmadan ama hep kırık bir kalple yaşayan annem, hâlâ minicik tırnaklarımı, incecik saç tellerimi, ilk sözcüklerimi, minicik pabuçlarımı, renkli bir kutuda, çocukluğumu saklayan annem , çocuklarına, torunlarına yazdığı aşk mektuplarını “seni çok seviyorum sokağı, Birtanemsin apartmanı, 1 numarasın” adresine gönderen romantik annem. :))

Sevdiğim bir şarkının sözlerindeki gibi “olduğum kişi  için sana teşekkür ederim annecim, 

olmadıklarım için de teşekkür ederim.

Anneler günün kutlu olsun annecim.

İl Divo, Mama

Tatil

    En son çocukların sorumluluğunu anne ve babama yıkıp gittiğim yer bir hastane odasıydı; üç gün boyunca kolumda serum yattığım, dönen başımı alıp eve gitmeme  izin vermeyen doktorların kontrolünde üç gün.  Bu kez bir hastane odası yerine güzel bir şehre,  yağmurlu ve  karanlık   bir şehre gidiyorum  yanımda eşim…..

4-5 günlük bir mola…

    O, nereleri gezeceğimizi planlarken akşamları, ben yine çocuklar olmadan gidiyorum diye üzülüyorum. Oysa biliyorum, çok sevdiğim bir dostumun dediği gibi onlar bir gün arkalarına bile bakmadan gidecekler…. Bunu biliyorum ama ben onlarsız mutlu olmanın yolunu çoktan unutmuşum 🙁                                                           ♥   ♥   ♥   ♥

    Annem Bodrum’dan dün döndü. Babam 2-3 gün daha kalacaktı bir baktık ertesi akşam çıktı geldi. Annemsiz oralar babama güzel görünmemiş. Böyle oldular son yıllarda baktılar ki, çocuklar gittikten sonra anneme kalan babam, babama kalan annem ♥ Onlara bakınca tamam diyorum, başbaşa tatile çıkmak, sorumsuzca sokaklarda elele gezmek iyi gelecek bize üstelik sevgili teyzem sırf ben bu tatile gözüm arkada gitmeyim diye Erdek’ten geldi, annem babam Bodrum’un güzel baharını bırakıp geldi… daha ne ister insan:))                              ♥   ♥   ♥   ♥

“Dünya bir kitaptır eğer seyahat etmezseniz kitabın sadece bir sayfasını okumuş olursunuz ” ne güzel bir tanımlama. Yeni bir sayfa okuyacak olmanın heyecanı ile……

İyi tatiller bana, bize…..

♥ ♥ ♥ ♥…………∞

Kağıttan kelebek

    “Mutluk hiç beklemediğimiz bir anda üzerimize konan kelebek gibidir”

Genç arkadaşım, benim ona taktığım isimle ” deniz kızı” elleriyle yapmış bu kelebeği benim için. Tam Vertigo attağının  bir yıl sonra beni yeniden ziyarete geldiği, hasta ve üzgün  olduğum bir anda kağıttan kelebeğim çıka geldi ♥  ♥ ♥ ♥ ……. ∞

Teşekkür ederim.

 

 

OĞLUMUN KİTAPLARI

Eren’le hayatı tekrarladığım yıllar boyunca, o uykuya dalmadan önce, beraber keyifli yolculuklara çıktık. Yatağımızda okuduğumuz kitaplar, nice kapılar açtı hayal dünyamıza; Kaptan Ahab’la denizlerde Moby Dick’i kovaladık, karanlıktan korkan baykuşun ürkek gece uçuşlarına katıldık, Pal Sokağı çocuklarıyla tanıştık, arsalarını kaptırmamak adına verdikleri onurlu savaşa hayran olduk. Kaptan Nemo’dan izin alıp atladık Natilius’a denizler altında 20000 fersah gittik. Peter Pan’a özenip hiç büyümeme sözü verdik birbirimize, hayatımızdaki bütün Kaptan Hook’lara meydan okumaya karar verdik. Birkaç akşam Tom Sawyer’ın kendi yarattığı hayal dünyasına girdik. Yanından ayrılmadan bir süre maceradan maceraya koştuk birlikte, bu arada Huckleberry Finn’le tanıştık. Tüm bu maceralar bizi yorduğunda Maienfeld’e gittik, Heidi ve Peter’le yemyeşil uçsuz bucaksız kırlarda çan seslerinin dağlarda yarattığı harika melodiye kulak verip sırt üstü uzandık çimlerin üzerine.

     Geçen kış dünyayı gezmeye karar verdik. Serdik kocaman dünya haritamızı yatağımızın üstüne,  hayallerimizi attık sırt çantamıza çıktık yola. Bir akşam Çin’e gittik. Çin Seddi’ne ve Terra Cotta Ordu’ya hayran olduk, vay be ne de büyük ve kalabalık bir ülkeymiş dedik. Başka bir akşam Londra’ya, Portekiz’e gittik. Yorulduk gezmekten, bıraktık kendimizi uykunun kollarına ama uyumadan önce tartıştık “yarın nereye gidelim?” diye.

Bugünlerde tarihe geçmiş ünlü kaşiflerin, bilim adamlarının, yazarların kısa hayat öykülerini okuyoruz. William Shakespeare ve Henry Ford’dan çok etkilendi benim küçük entelektüel oğlum. Bu sabah giyinirken bana,  Romeo ve Juliet’ten bahsediyordu. :)))

Yaratıcı hayal gücünün eseri olan nice kitap,  hayal  dünyamızın anahtarı oldu. Dramatize ederek okuduğumuz kitaplar öylesine çektiki ikimizi de içine; ben hayatımın ilk yıllarının kıyısından geçtim her kitapla yeniden, çocukluğun  masumiyetini, masalsı dünyasını onunla tekrar tekrar yaşadım, o unutulmaz dersler aldı kitaplarda yer alan karakterlerden , hikayelerden . Başka dünyalara yolculuğa çıktık her akşam, sadece ikimiz.Üstelik aramızdaki yaş ve kuşak farkının suda eriyen bir aspirin gibi eriyip gittiği anlarda birbirimizin en yakın dostu olduk. Müthiş anlara tanıklık ettik, ruhumuzu yeni heyecanlara, mutluluklara, maceralara heveslendirdik her hikayede.  Bazen kahkalara boğulduk, bazen de omuz omuza verip ağladık satırların arasında. Oğlumun kitapları aynı heyecanları yaşayan, aynı maceralara heveslenen yeni yetme akranların herkesten sakladıkları gizli dünyalarına girmek için tekrarladıkları  bir paralo gibiydi.  sadece ikimizin bildiği, sadece ikimize ait bir yolculuk, bir maceraydı.

♥ ♥ ♥ ♥……..∞

Sitede yayınlanan fotoğraf, metin ve tariflerin tüm hakkı elvanbasustaoglu.com'a aittir. İzin almaksızın kopyalanamaz ve kullanılamaz.