Benim Hayal Defterim

Aşk

Sevgililer

Aşkın ömrü 3 yıldır. Aşkın ömrü evde uzar, aslında aşk da yok , Aşk gidiyorum demez ve daha yüzlercesi var aşkı anlatan kitapların. Herkesin kendine göre bir aşk tanımı var.   “Aşk henüz yakından tanımadığınız sadece  fiziksel özelliklerini beğendiğiniz kişiye hayalinizdeki mükemmel kişilik özelliklerini giydirdiğinizde oluşan duygudur.” demişti.Duygu Asena
Çok kolaydır aslında bu duyguya kapılmak.  Kafamızda mükemmel insan nedir? sorusuna hazır bir cevap vardır mutlaka, eh birde aradığınız fiziksel özelliklere sahip biriyse karşınıza çıkan, hemen ikisini birleştirir ve sonucu aşk olan bu muhteşem duyguya kapılıveririz sonra zamanla tanıdıkça,  hiç de hayal ettiğimiz gibi olmadığını görmeye başladıkça kalp atışları normale dönmeye, ayna karşısında geçen zaman azalmaya, ayaklarınız yere değmeye kısaca tüm fiziksel ve duygusal tepkilerimiz normale dönmeye  başlar ama bu noktaya gelene kadar yaşanan şey, inkar edilemeyecek kadar güzel bir duygudur. Aşkın halleri var, aşkın yaşı var, aşık olmamızı kolaylaştıran faktörler olduğu gibi aşkı  zorlaştıran hatta bazen imkansız kılan  şartlarda var. Thomas More’ın Ütopya’sında yaşanır ancak kitaplarda anlatılan zamansız, mekansız,  yaşı başı  olmayan aşklar. Üstelik orada aşklar sona da ermez sonsuz olur , çünkü kimse kimseyi değiştirmeye kalkmaz Ütopya’da. İnsanlar birbirlerini oldukları gibi kabul etmeye meyillidir herhalde orada. Bir hayal ülkesidir Ütopya.
Gerçi hiç bitmeyen aşk nasıl olur diye düşününce,  dayanmaz galiba diyorum  kalbi insanın o kadar telaşe, heyecana, sürekli bulutların üzerinde gezmek kolaymı, hiç durmadan şarkı şiir yazamaz bir yerlerde tükenir yaratıcılığı gerçekten insanın, sürekli hayallere dalacak kadar kimin boş vakti varki, sağa sola sevdiğimizin ismini kazımak komik olmazmı? çok ütopik olur sonsuz aşk. Yaşadığımız dünyanın dengelerine ayak uyduramayacak kadar korunmasız ve saf bir aşk olur. Sanırım onlu yaşlarda yaşadığımız o ilk aşklar biraz yakındır ütopik aşka.
Genede sonucu ne olursa olsun, ne kadar sürerse sürsün, herkes gönüllüdür çıkmaya aşkı bulmanın yolculuğuna. Şanslıysak hiç değilse bir kere çıkarız o yolculuğa, kimi geri döner yitirilmiş ümitlerle kimide, devam eder yola elinde kalanlarla. Yola devam edenler şanslı bence hele biten aşktan geriye kalan sevgiyse eğer… heyecanlar bittiğinde de sevgiyle bakabiliyorsak birbirimize, gerçekten şans bu işte.  Birde  hani o tarifi olmayan ancak yaşanırsa anlaşılan analık babalık duygusunu katmışsak işin içine bambaşka olur bu yolculuk. Başka sevdalar yaşanır bu süreçte dilinizdeki romantik şarkılar yerini ninnilere bırakır, başlarsınız koşmaya. Yol boyunca gördükleri her görüntü unutulmaz olsun, canları acımasın, hep mutlu olsunlar, tatsız şeyler çıkmasın yollarına diye hep daha önden koşmanız gerekir.
Bir başkasını kendinden çok sevmek, o’nun hayatında acıyı ve mutluluğu yaşamak…. Sevginin gücünü, sağlamlığını ve derinliğini öğrenmek…. birisini bu kadar yürekten sevmek nasıl bir şey bunu ancak çocuklarımı severek öğrendim. Aşkın en yalın hali bu, karşılıksız koşulsuz sevmek…
En küçük aşkım sevgililer günü hediyesi olarak meyveli yoğurt aldı bana:)))

Gönderen Elvan zaman: Pazartesi, Şubat 14, 2011 Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter’da Paylaş Facebook’ta Paylaş

Hayat bu…

hayat bu….

Bazen gündelik hayatın akışına o kadar çok kaptırıyorum ki kendimi durup dinlenmeksizin koşturuyorum. 24 saatin yetmediğini düşündüğüm günler oluyor çocuklar, ev, iş, eş, dost, sorumluluklar derken zaman hızla akıp gidiyor. Hâlâ okuyamadığım için üzüldüğüm birkaç kitap, bir türlü fırsat bulup davet edemediğim birkaç dost, ziyaret etmeye vakit bulamadığım aile büyükleri…

Bu hafta için de planlarım vardı. Sevdiğim bir kız arkadaşımla öğle yemeği yiyecektim. Kuzenimi arayıp cevap veremediğim telefonu için özür dileyip, onunla uzun uzun keyifli bir sohbet yapacaktım. Oğlumun proje ödevi için alışverişe çıkacaktım. Hafta sonu uzun zamandır ertelediğim dostlarımızdan birisini davet edip hoş bir cuma akşamı geçirecek, cumartesi günü biricik Irmak’ımın doğum günü partisine gidecek, pazar günü de bir dostumuzun nişanına katılacaktık. Hayat her zaman planladığımız gibi sürdürmüyor akışını bazen hiç beklemediğimiz bir anda kesiyor yolumuzu, alt üst ediyor planlarımızı. Eminim ben bu planları yaparken de nanik yapıyordu yukardan bana:))))

İki gündür hastanede yatıyorum. Oyunun en heyecanlı yerinde dışarı çıkartılmış bir oyuncu gibi hissettim kendimi hakemle pazarlık yapmak için koştum yanına ama dinlemedi beni kararını vermiş çoktan aldı sahanın kenarına. Önce direndim, “benim yatıp hastaneye iyileşmeyi bekleyecek böyle bir lüksüm yok, ben bir yolunu bulur bunu da ayakta geçiririm”  dedim ama olmadı, söz geçiremedim bedenime.

 

Şimdi mutluyum bol bol dinlendim, bütün sorumlulukları yıktım anneme ve babama kolumda serum bir hastane odasında fırıl fırıl dönüyorum. Kanıma karıştıkça şişedeki sarı su, gönüllü bir teslimiyet içinde bıraktım kendimi. Ben iyiyim dedikçe “hayır değilsin” diyorlar ne hikmetse gözler sadece kalbin aynası değil sağlığında aynası galiba sürekli kuvvetli bir ışık eşliğinde bakıyorlar gözlerimin derinliklerine. Sağa sola atıyorlar halsiz bedenimi. Salyangozu resetliyormuşum bu şekilde .

Baş dönmesi feci bir şey aslında ama bir de mide bulantısı eklenince dayanılmaz oluyor her şey sesler, ışık, kokular…

Toksöz Karasu’nun kitabında okumuştum: “Akıl sağlıklı bedeni idrak etmez ve onun normal işleyişine kayıtsız kalır. Böyle olmasaydı sonbaharda altın sarısı yaprakları, yazın masmavi gökyüzünü, kışın sakin sakin düşen kar tanelerini ve ilkbaharda aniden açıveren çan çiçeklerini görebildiğimiz için her an halimize şükrederdik. Kuş cıvıltılarını, çocukların şen kahkalarını, sevgililerimizin fısıltılarını ya da Beethoven’ın König Stephan uvertürünü işittiğimiz zaman derin bir minettarlık duyardık. Yürüyebilmemize, koşabilmemize, yıkanabilmemize, bir kutuyu alıp açabilmemize, yazabilmemize, yemek hazırlayabilmemize hatta sırf yataktan kalkabilmemize bile hayran olurduk.”

Çok doğru.
Bu işlevlerden herhangi birini yitirene dek anlamıyor insan değerini sağlığın. Sonra “değerini bilmeliyiz…” diye başlayan cümleler, “daha sık kullanmalıyız sevgi sözcüklerini” diye kendimize söz vermeler ve daha nice pişmanlıklar. Ama ne yazık ki bunlar hep sözde kalan pişmanlıklar. En fazla birkaç gün sürüyor, sonra nasıl olduğunu anlayamadan yine o döngünün içinde buluveriyoruz kendimizi. Her şey gene eskisi gibi olmaya başlıyor. Amansız koşuya devam ediyoruz kaldığımız yerden. Neyse ki benimki sadece kısa bir mola. Bir süre sonra tekrar döneceğim ve başlayacak her şey yeniden. Kısa sürecek unutmam hastanede gördüğüm hastaları, ağlayan yakınları ve şükredecek ne çok şeyim olduğunu hatırlamak için yine bir hastalık haberi ya da yeni bir mola gerekecek bana.
Hayat bu…..

Gönderen Elvan zaman: Perşembe, Şubat 24, 2011

1 yorum:

Adsız dedi ki… Bazen ben de bunu hayal ediyorum mola! ama düşününce bir an yüreğim sıkışıyor…Gece uyuyoruz ya sağlıkla bundan iyi mola yok diyorum kendi kendime 🙂
Kendine çook dikkat et, ruh ve beden borç defterine yazar ihmalleri biriktirmemek lazım hesabı.(Sülüman’nın ağzından mı çıktı bu cümle ne… :))
Seni çook seviyoruz mis kokulu, güzel teyzemiz… 24 Şubat 2011 11:46

Kırmızı Çilekli Pasta

1. Gün

Bu gün neyin başlangıcı olacak merak ediyorum doğrusu. Uzun yıllar sürecek keyifli bir yolculuk olmasını istiyorum. Onca yıldır kağıda döktüğüm mutlu anları, hüzünleri, tarifleri.. paylaşmak başka bir değişle kapıları herkese açmak nasıl olacak bilmiyorum. Denemek istiyorum.
Neler olmalı  içeriğinde? galiba her şeyden biraz hayatın kendisi gibi damak tadı, göz zevki, mutluluklar, hüzünler, komedi, aşk… ve daha aklıma gelmeyen günlük yaşamsal detaylar. Çocuklarım doğduktan sonra günlük yazarken daha farklı bir bakış açısı edindim. kendiliğinden gelişen bir durumdu bu satırlarda mutlulukların bol ama hüzünlerin daha az olmasına özen gösterdim ilerde okuyacaklarını hesaba kattım hep. Tarifleri yazdığım defterlere küçük notlar yazdım Defne için “bu kurabiyeyi her yapışımda fırının önüne oturup heyecanla pişmesini bekleyişin geliyor aklıma”,” bu tarif anneannenin tarifi sende yap çocuklarına sakın unutma” gibi. Taşındığım evin duvarına minicik bir not yazdığım günü hatırlıyorum “bu evde biz mutlu olduk umarım sizde olursunuz” şimdi biraz çocukca gelsede ben hep böyleydim hayatıma girmiş her şeye bir vefa borcum vardı sanki .Fazla duygusal, fazla hassastım bu yüzden sessiz isyanlarım çok oldu. Kendi dünyamın romantik devrimcisi olacaktım ama olmadı bir kaç kişiyle devrim olmuyormuş anladım hemde çok geç anladım işte o zamandan beri gerçekten büyümeye başladım. Ne garip 40’lı yaşlarda büyümekten bahsetmek içinizden diyebilirsiniz zahmet etme bir dahaki sefere inşallah:)) ama demeyin daha umutsuz vakalar gördüm ben hani içindeki çocuğu büyütemeden yaşlılıktan ölenler gördüm. Artık büyümeyeceğinden kesinlikle emin olduğum 50’ye merdiven dayamış bir Peter Pan’ımız bile var, var olamayan ülkesinde birlikte büyüdüğümüz . Kısaca yazacak çok şey var, daha önceden yazdıklarım var, yolculuklar var, güzel tatlar var,  yıllar boyunca peşinden gittiğim cümleler satırla var hani okurken altını çizdiğimiz satırlar varya onlardan yüzlerce var.
Hepsini paylaşmak istiyorum, bir tek cümle bir tebessüme sebep olursa yüzünüzde, sadece bir deneyim ufacıkta olsa ışık tutarsa her hangi birinizin yoluna, bir tat mutluluk katarsa hayatınıza hele vazgeçilmeziniz olursa bir tarifim hoplaya zıplaya devam ederim yoluma
Elvan

Gönderen Elvan zaman: Pazartesi, Ocak 31, 2011 Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter’da Paylaş Facebook’ta Paylaş

Sitede yayınlanan fotoğraf, metin ve tariflerin tüm hakkı elvanbasustaoglu.com'a aittir. İzin almaksızın kopyalanamaz ve kullanılamaz.